BEN KİMİM

Şantiye Ofisimdeyim

Şantiye Ofisimdeyim

4 Eylül 1959’de İZMİR’de doğdum ben. Gâvur İZMİR’de… Adım UĞUR GÖRGÜLÜ. Doğum tarihimle de doğduğum şehirle de her zaman gurur duydum. 4 Eylül Sivas Kongresi’nin başladığı tarihtir aynı zamanda da TİRE’nin, yani annemin doğduğu yerin kurtuluş günü…

Ceyhan WWTP Şantiyesindeyim

Ceyhan WWTP Şantiyesindeyim

1982 yılında İTÜ İnşaat Fakültesini bitirdim. Türkiye’de ve Dünya’nın muhtelif ülkelerinde birçok proje tamamladım. Halen de aktif çalışma hayatımı sürdürüyorum. Annem her doğum günümde “Sen doğmadan önce baban işsizdi. Doğumunla birlikte babanın işleri düzene girmişti. Yani bize çok uğurlu gelmiştin. O nedenle adını UĞUR koyduk.” der.

Rahmetli teyzem ve sevgili annem

Rahmetli teyzem ve sevgili annem

Balkan Harbi sırasında Yunanistan’dan Türkiye’ye kaçmış bir ailenin kızıdır sevgili annem.  Büyük büyükbabam bir din âlimiymiş ve Tire’yi çok beğenmiş. Sonraları dedemin işi nedeniyle çok sık seyahat ettiği ÇIRPI köyünde ev alıp oraya yerleşmişler. O köyü çocukluğumda çok sık ziyaret ettiğimizden olacak hâlâ her ayrıntısını çok iyi anımsarım.  Yanya’daki evlerinin lambalarını söndürmeye bile fırsatları olmamış, yanlarına alabildikleri sadece bir iki parça giysiymiş, büyükbabamız altınlarını bellerine sarıp Yunan elinden çıkaramasaymış belki de hayatları çok daha zor olacakmış, ama olmamış.

Annemin Yanya'dan kaçan rahmetli dedesi Hilmi Efendi

Annemin Yanya’dan kaçan rahmetli dedesi Hilmi Efendi

Cavit Dayım ve rahmetli Mustafa dedem

Cavit Dayım ve rahmetli Mustafa dedem

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anneannemin iyi Rumca bildiğini hayal meyal de olsa hatırlarım. Çok güzel bir kadındı. Kendi öğüttüğü kahvesini mangalda pişirir, ince ve yassı Gelincik sigarasını tellendirirdi. Bu onun en büyük zevkiydi. Gri saçları beyaz tülbendinin her iki yanından aşağı sarkardı. 59 yaşında akciğer kanserinden öldü. Anneannem öldüğünde ben yalnızca 8 yaşındaydım. Hiç unutmam hasta yatağında solgun yüzü beni gördüğünde ışıldar, kurumuş ince dudaklarına bir gülümseme yapışırdı.  “Benim oğlum büyüyecek vali olacak” derdi hep. Demek ki onun gözünde en büyük mertebe valilikti o zamanlar…

Annemin babası rahmetli Mustafa Erdem

Annemin babası rahmetli Mustafa Erdem

Büyük dayım Faruk, Mustafa dedem ve küçük dayım Cavit

Büyük dayım Faruk, Mustafa dedem ve küçük dayım Cavit

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Annemin babası Antalyalı bir yörüktü. Çırpı Köy’de manifaturacılık yapardı. Aslında imamdı benim dedem. Daha uzun yaşadığı için belleğimde birçok anı var onunla ilgili. Hâlâ annemin yıllık az  miktarda akaret aldığı bir bağı vardı. Yazın köye gittiğimizde en sevdiğim etkinlik dedemle o bağa gidip kütür kütür üzümleri dalından koparıp yemekti. Dedem üzümleri karşılığında karpuz alırdı. Evde serin bir sedirin altında saklardı o karpuzları. Ne karpuzlardı onlar ama. Sanki o devirlerde her şey daha bir farklıydı, daha bir lezzetliydi… Dedemin beni dizinin dibine oturtup dakikalarca okuyup üflediği anlar çocukluğumun en sıkıcı anlarıydı. Biraz kıpırdasam, sıkıldığımı azıcık belli etsem kaşları hemen çatılır, sessiz dudak kıpırtıları aniden tonlamasından kızgınlığını anlayabileceğim bir ses düzeyine çıkardı.

**********************

Babaannem, dedeme vardığında 14’ündeymiş. Babamın babası da 19’unda toy bir delikanlı; Lastikçi Ethem Usta.. Dedem evden çıktığında gizlice sokağa çıkıp kız arkadaşlarıyla ip atlar, sek sek oynarmış… Hiç sevmemiş babaannem kocasını. Ama yapabileceği bir şey yokmuş. Ona sayısını bile hatırlamadığı kadar çocuk doğurmuş. Çok erken ölen Nihat Amcam haricinde 5 çocuğu hayata tutunmayı başarabilmiş. En büyük amcamın şaka yollu dediğine bakılırsa bahçelerindeki kayın ağacının dibine her yıl bir “kardeşlerini” gömerlermiş. Kim bilir neden yaşamazmış zavallı bebekler; hastalıktan mı, doğum sırası hatalar mı bilemiyorum. Ancak bildiğim, o dönemlerde doğan her 100 çocuğun yarısından fazlasının telef olduğu…

Rahmetli lastikçi Ethem Usta

Rahmetli lastikçi Ethem Usta

 

 

Milli Şef İsmet İnönü’nün vefat ettiği yıl, ailemiz için de çok acı anılar barındıran bir yıldı. Önce lastikçi Ethem Usta gitti. Uzun süren bir hastalık dönemi sonunda akciğer kanserine yenildi o dağ gibi adam, hastaneye giderken annemin kucağında son nefesini verdi. 3 ay sonra da annemin babası; Mustafa Erdem…

Babaannem çok uzun yaşadı, öldüğünde 90’ını çoktan geçmişti. Hayatı boyunca hiç memnun olduğunu görmedim babaannemin. Sevgisizdi, bunu tüm yaşamını hiç sevmediği bir adamla geçirmesine bağlarım hep. İnsanın sevmediği birinden çocukları, torunları olsa bile demek ki onları da çok sevemiyor…

Ethem Usta Erzincan’ın Kemah’ından bir Ahıska Türküydü. Babaannemse Gümüşhaneli… Baba tarafım bayağı uzun ömürlüydü, bu yüzden ben babaannemin annesini ve babasını iyi tanırım. Ailede bol miktarda dede ve nine olduğu için onlara “büyükanne ve büyükbaba” derdik. Büyükannemin 2 kızı vardı. Biri benim babaannem diğeri de Ankara’da yaşayan Neriman Teyzem. Babamlar ona teyze dedikleri için biz de teyze derdik. Babaannem büyükannemin ilk eşinden olan kızıydı. Aslında benim büyükbabam diye bildiğim zat Neriman Teyzemin babasıydı, yani benim gerçek büyükbabam çok erken bir yaşta ölmüştü.

Babaannemle Neriman Teyzem arasında bu nedenle çok yaş farkı vardı. Neriman Teyzem hâlâ sağ ve büyükanneme, vefat ettiği 1972 yılına kadar kızı Neriman Teyze ve babaannemin çocukları yani torunları baktı. Bunadığı son yılları hariç büyükannem çok keyifli biriydi. Gerekmedikçe yürümezdi. Yattığı divanın altında sakladığı, kalın bir halatla bağlanmış eski bir bavulun içindekiler, onun hayattaki tüm varlığıydı. Ara sıra o bavulu açar, içinden kurutulmuş bitkiler çıkarır, onların çayını içerdi. Sonradan o bitkinin sinameki olduğunu öğrendim. Torunlarının çocuklarına komiklik yapmayı çok severdi. Doktorun verdiği bir şurubun tadı belli ki çok acıydı. Onu içerken yüzünü çok gülünç bir hâle getirir, bir yandan da tepinirdi. Buna çok güldüğümüzü bildiği için her seferinde biraz da abartarak aynı tepkiyi verir, bizler de çevresine toplanır kahkahalarla gülerdik.

Rahmetli babam Adnan Görgülü

Rahmetli babam Adnan Görgülü

Çırpı Köylü Melâhat Görgülü

Çırpı Köylü Melâhat Görgülü

 

 

 

 

 

Oysa büyükannemin hayatı çok zor geçmişti. Büyükbabamın erken yaşta ölümüyle, çocuk yaştaki babaannemle yapayalnız kalmıştı. Bir de bu yetmezmiş gibi, Rus gâvurunun üzerlerine geldiği haberleri kulaktan kulağa yayılmaktaydı. Büyükannemin gözleri o günleri anlatırken derinlere dalar giderdi. “Bir günde toparlandık. Lütfiye hastaydı. Bir başımaydım. Gümüşhane’den Trabzon’a doğru koca bir kafile yürümeye başladık. Lütfiye’yi at arabasının içinde sarıp sarmaladım. Ateşi çok yüksekti. Bu arada ölenler oluyordu. İki kişi bacaklarından, iki kişi de kollarından tutup yol kenarına fırlatıyorlardı. Gömecek vakit yoktu, Rus geliyordu…”

Büyükannem için bu olay “93 harbiydi”. Uzun süre ben de böyle sanmıştım. Ta ki ortaokul sıralarında 93 Harbi’nin 1877-1878 yılları arasında geçtiğini öğrenene kadar. Büyükannem çok yaşlıydı ama o kadar da değildi. Çünkü hasta olan babaannemin bu göç sırasında 13 yaşında olduğunu söylerdi. Bu savaş olsa olsa 1914-1918 yılları arasında cereyan eden 1. Dünya Savaşının Kafkas Cephesi’nde Ruslarla yapılan savaşlardı. Büyükannem Rus askerlerinin bir anda geri çekildiğinden bahsederdi. 1917 Rus Devrimi nedeniyle Rus Kafkas Ordusu dağıtılmıştı, büyükannem bunu nereden bilecekti…

***********************

Zaman zaman en küçük kardeşimi karşına alır ona kendi çocukluğunda annesinin öğrettiği şarkıyı söylerdi. Bu şarkının sözlerini sonradan hepimiz öğrenmiştik: “Erken yatarım, erken kalkarım, Bir yumurtayı sütle çırparım. Kızarmış ekmek, biraz da peynir Aman Allah’ım ne güzel yenir…” Ne tuhaf, büyükannem bunu çok büyük bir sevgiyle yapardı. Şimdi düşünüyorum da fırsat verilseymiş çok iyi bir öğretmen olurmuş. Ama çok istemesine rağmen yeni Türkçe öğrenememiş, babası izin vermemiş. Ancak nasıl bilmiyorum, eski Türkçe okuyabilirdi. O nedenle bizler okuldan gelip ders çalışmaya başladığımızda o da yanından hiç ayırmadığı Arapça yazılmış Kur’an’ı açar, neşeyle “Ben de kendi dersimi çalışıyorum” derdi.  Büyükannem bizim aynı zamanda din dersi hocamızdı. Bugün ezbere bildiğim tüm sureleri bana o öğretmişti. Nur içinde yatsın…

********************

Büyükbabamı hep Bolu’daki evlerinde yattığı yataktaki o kemikleri sayılacak kadar zayıflamış haliyle hatırlarım. Bizi o odaya sokmamışlardı büyüklerimiz. Büyükbaba çok hastaydı ve iyice yaşlanan anneannelerinin yani büyükannenin, büyükbabanın vefatından sonra ne olacağını tartışıyorlardı. Büyükanne o yıllarda 80’lerindeydi ve tazı gibi evin arka tarafındaki tepeye tırmanır ebegümeci toplar ve yemeğini yapardı. Ancak torunları, kızları onun burada yapayalnız yaşamasına izin vermemişlerdi. Büyükannem torunlarının, pek de hoşlanmadığı ancak karşı koyamadığı kararını kabul etmek zorunda kalmıştı. Nadiye Saruhan evini dağıtacak ve sırayla Ankara’daki kızı Neriman’da ve diğer kızı Lütfiye’nin 5 çocuğunun evinde kalacaktı. Sıralamayı çocuklar belirlediler ve büyükbaba da birkaç gün sonra öldü…

Aslında benim büyükbabam değildi bu ölen adam, ama aile içinde herkesin çok saygı duyduğu bir şahsiyetti; çünkü o bir savaş kahramanıydı. Hüsrev Dede askere gittiğinde 19 yaşındaymış, her Türk genci gibi askerlik görevini tamamlamış tamamlamasına ama Osmanlı’nın o dönem içinde bulunduğu gerilim nedeniyle sürekli “müteyakkız” vaziyette tutulan ordusu yüzünden tezkeresi mütemadiyen ertelenmiş. Derken Balkan Savaşları patlak vermiş. Sonrasında 1. Dünya Harbi… Büyükbaba Balkan Savaşlarının akabinde Suudi Arabistan cephesinde, Yemen’de  çarpışmış. Esir düşmüş.  Yıllarca tutsak kalmış. En son Çanakkale Savaşındaymış. Yaralanmış ama ölmemiş, yaşı ilerlediği için komutanları ona birliğin geri hizmetlerinde görev vermişler. Ömrünün en güzel zamanları askerde geçmiş. Düşünsenize 1870’lerden beri o kutsal Peygamber ocağında kalmış, bir gün olsun isyan etmemiş, bir gün olsun görevini ihmal etmemiş. Askerden eve döndüğünde tam 46 yaşındaymış…

Benim yaş grubumdaki insanların çoğundan benzeri hikâyeleri duyabilirsiniz. Çünkü ben bu ülkeyi kuran, istiklâli uğruna savaşan bir kuşağın çocuğuyum.  Her damın altında bir destan yatardı o devirlerde. Gazisi, şehidi olmayan aile yok gibiydi. Her evde farklı aktörlerle hemen hemen aynı senaryo sahneye konmuştu. Türkiye’nin dört bir yanından gelen ve bir şekilde birleşen yaşamlara ait acı dolu, iç burkan, kanırtan hikâyelerdi bunlar; gencecik delikanlıların, küçücük kızların başlamadan biten aşklarına ait hikâyeler… Dokunamadıkları geleceğin, yaşayamadıkları anıların umutların tek bir amaç için tereddütsüz ertelendiği hikâyeler… Unutulmuş, yitmiş gitmiş milyonlarca kayıp hayata ait milyonlarca benzer hikâyeler…

Çocukluğumda rahmetli babamın hangi arkadaşına gitsek o evde göğsünde pırıl pırıl madalyasıyla yaşlı bir adam olurdu. Radyoda “ajans haberlerini” dikkatle dinleyen dedeler kıraathanelerde toplanır günün siyasilerini eleştirir, savaş anılarını anlatırlardı heyecanla… Benim çocukluğumun, gençliğimin insanları daha bir onurlu daha bir mağrurdu. Küçücük maaşlarla harikalar yaratan ve verdiği nimetler için Allah’a gönülden şükreden mutlu ve kanaatkâr insanlardı onlar. İşte ben, böyle bir ailenin, böyle bir dönemin çocuğuyum…

 

 

"BEN KİMİM" için 1 yorum yapılmış.

  1. Etrâk-ı Bî İdrâk

    Üzerinden Osmanlı’da Kimlik Tartışmaları

    Doç. Dr. Selim Hilmi ÖZKAN

    Osmanlı, Türklük, milliyetçilik, çok kültürlülük, çok dillik gibi birçok konu son zamanlarda tartışılmaktadır. Tartışılmaya da devam edecek gibi görünüyor.

    Osmanlı Devleti altı yüz yıldan fazla bir süre üç kıtada egemen olan resmi yazışmalarda Türkçenin kullanıldığı, egemen kültürün Türk kültürü olduğu çok uluslu, çok kültürlü, çok milletli bir cihan devleteydi. Bunun yanında farklı anlayışlara, düşüncelere, kültürlere, dillere olabildiğince yaşam hakkı sunan bir devletti. Bugün Saraybosna’dan Kosova’ya; Kosova’dan Halep’e; Şanlıurfa’dan Trablusgarp’a; Edirne’den Batum’a Osmanlı’nın bıraktığı tarihi mirası gördüğümüz zaman Osmanlı’nın yüksek bir kültür, özgün bir dünya görüşü, kendine has bir yaşam stili geliştirdiğine müşahede edebiliyoruz. İstanbul ve Edirne cami külliyeleri, Saraybosna Hüsrev Bey cami külliyesi, Konya Karapınar külliyesi, Van’da İshak Paşa külliyesi ve daha birçok eserin Devlet-i Ali Osman’ın uzak köşelerinde aynı anlayışın oluşturduğu özgün mekânlar olduğunu kavrıyorsunuz. Böylece Macaristan’dan Yemen’e, Adriyatik’ten Kafkaslara kadar Osmanlı Kültürünün oluşturduğu şaheserlere tanıklık etmiş oluyorsunuz. Bu eserler çok büyük bir coğrafyada, Osmanlı kültürünün halk yaşamını şekillendiren çevrelerdir.

    Son zamanlarda ortaya atılan ve “Türk Irkı” yoktura kadar varan tartışmalar üzerinden bir değerlendirme yapacak olursak Osmanlı Devletinde bugünkü anlamda etnik bir milliyetçilikten bahsedilemez. Onun için Osmanlı Devleti’nin herhangi bir etnik yapıyı ön plana çıkarması veya reddetmesi de beklenemez. Bunun için Osmanlı Devleti’nin Türk kimliğini ön plana çıkarmaması o kimliği, milleti, etnisiteyi yok saydığı anlamına da gelmez. Osmanlı Devleti’nin önem verdiği konuların başında medeni olmak gelir. Onun için kim medeni ve yerleşik hayata geçmiş ise Osmanlı o kimliği yüceltmiş, hangi kimlik asrın gerektiği gibi davranmıyor ve yerleşmemiş ise onu da aşağılamıştır. Bu aşağılanan kimlik Türk, Ermeni, Arap, Kürd, Arnavud olabilir farketmez. Bunlardan beklenen imparatorluğun kurallarına uymak ve üretime katılmaktır.

    Osmanlı Devletini eleştirmek isteyenlerin ağızlarında sakız ettikleri bir şey daha vardır ki; oda dönemin kaynaklarında geçen Etrâk-ı bî idrâk (idraksız Türk), eşek Türk gibi ifadelerdir. Bu tabirler daha ziyade göçebe halinde yaşayan ve genellikle yerleşik yaşayanlar rahatsızlık veren bazı Türkmenler ile Anadolu’da çeşitli sebepler ile isyan eden Celâliler için kullanılmıştır. Benzer şekilde “Ekrâd-ı bî idrâk” idraksız Kürtler kullanımı da vardır. Bu ifadelerin salt anlamlarına takılır kalırsak olayı çözme de zorlanırız. Bu ifadelerin geçtiği yerleri ve olayları bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Olayın sebepleri üzerinden giderek kimler için ve ne maksatla söylendiğine bakarsak o zaman daha iyi ve sıhhatli sonuçlara varabiliriz. Bugün aydın geçinen ve tarih şuurundan yoksun bazı kesimler Osmanlı’nın Türk’ü aşağıladığını ifade ediyorlar. Batılılar Türk kelimesini ve Türk kültürünü Müslümanlık ile eş değer tutmuşlardır. Müslüman olan birisine Türk oldu dedikleri gibi, Osmanlıdan bahsederken de Türkler demişlerdir. Osmanlı padişahından bahsederken de büyük Türk dedikleri çok olmuştur. Bu kimseler tamamen tarihten bi-idrak kimselerdir. Maksatlı olarak bu şekilde davrandıklarını düşünüyorum. Tarih bilmediklerini diyeceğim ama maalesef bunların bir kısmı da tarihçi. Birçok mu’teber Osmanlı tarihi kaynaklarında Osmanlı Devleti’nin iç düzenini bozan isyancı gruplar için Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmıştır. Burada kullanım amacının toplumun huzurunu bozan, devletin güvenliğini tehdit edenler olduğunu anlamak için tarihçi olmaya gerek yoktur. Yoksa tüm bir milleti kastettiğini anlamak çok büyük bir tarihi yanlışlıktır.

    Tarihi nasıl algılamak istersen o sonucu çıkarabilirsin. Hatta o konuda birkaç belge de bulabilirsin. Onun için istediğin sonuca ulaşmak için değil, hakikate ulaşmak için tarihçilik yapmak gerekir. Tarihten toplumun ne beklediğinden daha ziyade hakikatin ne olduğu önemlidir.

SERKAN KARADEMİR için bir cevap yazın Cevabı iptal et

  • Kullanıcı Girişi

    Kullanıcı Girişi
  • Bumerang

    Bumerang - Yazarkafe
  • @akilakaydin

  • Anlık Ziyaretçi Sayımız


    Yandex.Metrica
  • Arşiv